24 Haziran 2016 Cuma

CENNETTEN CEHENNEME PETRA

Mayıs 2014, Petra


Geçen akşam Afrika kahveleri içmekten hoşlandığım bir yer olan Gayrettepe'deki Petra'ya gittim. Elimde Michel Pastoureau üstadın siyah rengin tarihiyle ilgili enfes kitabı da vardı.

Aylardır Petra'ya uğramıyordum. Yalnız başına gidilebilecek korunaklı bir mekân olması, dekorasyonun bir parçası olan çok ilginç koleksiyonlar barındırması, sessizliği, sakinliği, içinde ağır ve güzel kitapların olması çok hoşuma gidiyordu.

Kapıdan girişte birden durdum, önce yanlış bir yere geldim zannettim. Bir iki adım atınca baygınlık verici o meş'um caz şarkılarına karışan bir uğultu karşıladı beni. Arı kovanına benzeyen mekâna okul sıralarına benzeyen bir sürü masa konmuş. Bu masalarda sokaklarda olduğundan daha fazla havalı kadın ve erkek vardı.

Elbette kendimi yabancı hissettiğim bir yerde fazla duramazdım, kan ter içinde kendimi dışarıya zor attım ve bir daha dönmemek üzere cennetten cehenneme dönen Petra'dan ayrıldım.

İnsanların çok olduğu bir yerde kahve oluyor da huzur olmuyor maalesef.

3 Aralık 2015 Perşembe

Hüseynî, Ayasofya

Sütun başlığı, Ayasofya, 9 Mart 2007 (c) bizans
 
Geçen gün bir Türk musiki makamlarıyla ilgili konuşurken, arkadaşım Süleymaniye Camii için "Segâh makamına benziyor" dedi, "yekpare, sade, gururlu ve hüzünlü." diye bitirdi.

Ben de, Ayasofya ise hüseynî makamına uygun galiba, dedim. Ağıtlar en çok hüseynî makamında bestelenmiş, Ayasofya da geçmişe bir ağıt gibi duruyor, zaten yaklaşık 1500 sene önce yapıldığı zamanda bile çok daha eski bir zamanı arayan zihinlerin eseridir sanki. Ayasofya'nın taşları bir araya geldiğinde yapıya başka bir hava vermiş, suyun akışı donmuş ve sessizliğin güzelliği gelmiş oturmuş.

Bir de Birhan Keskin'in güzel bir şiirinde geçer bu makam:

"Hüseynî bir makam büyüyor içimde
hem çocuğum bu ayrılıkta ben hem anne
birini ötekinde yitirdiğim ikiziyim kendimin
ve geçmiş serin bir ülkedir içimde.

Aktım eridiğim yerden ve zamandan
bilmiyorum nerde soğudum,
dondum nerde."

Gelmek istediğim yer şurası, eskiden yaşamış güzel insanlar da kendilerine has makamlar gibi, kendileri yok ama sesleri duyuluyor, hissediliyor.

En güzeli, mesela bir akşam vakti, güneş batarken, içimize bir başka zamanın ışığı düşer gibi oluyor ve seziyoruz ki kimse gitmemiş, her şey biraz daha soğumuş o kadar.


Ayasofya, 9 Mart 2007 (c) bizans






29 Ekim 2015 Perşembe

GÜNEŞTE YIKANMIŞ, GÖLGEDE BÜYÜMÜŞ

Kasım 2008
Bu fotoğrafı, Muhsin Akgün'ün armağan ettiği Nikon F90x ile 2008'de çekmiştim.

Biri içeride, diğeri dışarıda iki sandalye. Biri eve bakıyor, diğeri dışarıya.

Biri içeride olana dikkat dikkat kesilmiş gibi, diğeri dünyayı duymaya çalışıyor. Balkondaki sandalye güneşle yıkanıyor, odanın içerisinde duran sandalye de güneşi hissediyor, ışık doğrudan olmasa da bu sandalye de aydınlanıyor.

Bugün, işe gitmeden önce Mecidiyeköy Antikacılar Çarşısı'nın merdivenlerine oturdum, gelip geçen insanları seyrettim. Hemen arkamda, içeride tarihin dokunup geçtiği insanlardan kalma yığınla eşya vardı. Yukarıdaki fotoğrafta görülen sandalyeler gibiydiler. Kimi güneşte yıkanmış, kimi gölgede büyümüş.

5 Haziran 2015 Cuma

Haiku yağmuru

2005 yılında hafta içi yağmurlu bir günde Ayasofya'yı gezerken çektiğim fotoğraf.


Öğle üzeri yemekte okumak üzere bir makalenin çıkışını alıp sokağa çıktım. Gün ortasında hava kararmıştı. Gri bulutların gökyüzünü şenlendirdiğini görünce bir haiku mırıldandım:

Hava karardı.
Yağmur yağacak sanki.
Rüzgârın sesi.

Sonra lokantaya gidip oturdum. Mercimek köftesi ve erişte salatası aldım. Kapıya yakın oturuyordum.

Yazarın Başo'ya Basho demesi bana hatalı gelmişti ama makalede şöyle hoş cümleler okudum: "Japon şiiri tohumlarında insan kalbini taşır ve sayılamayacak kadar sayıda sözcük dalları olarak gelişir."

M.S. 905 yıllarında Ki no Tsurayuki tarafından yazılan Kokinshu kitabının önsözünde yer alıyormuş bu tanım.

Okumayı bırakıp dışarıya baktım, rüzgârın sesi değişmişti ve ben "Japon şiiri tohumlarında insan kalbini taşır..." cümlesini tekrarlıyordum.

Tam o sırada yağmur başladı.





19 Mayıs 2015 Salı

Unutma saati


Evde sadece kitaplar ve ben varım. Bir şişe de şarap duruyor buzdolabında. Bitmesin diye yarım bardak içiyorum arada sırada. Papazkarası üzümü değil Merlot bu seferki. Artık Papazkarası yok, çok baktım bulamıyorum. Aslında içmesem de olur, şaraba çok bayılmıyorum, kahveyi daha çok seviyorum. Su içerek de kitap okuyarak da sarhoş olabiliyorum. Ama en iyisi kitap okumak. Yalnız olduğumu unutuyorum.

3 Ekim 2014 Cuma

Yazdıklarım, denizde


Bir şeyler söylemek istedim. 

Sonra birden başka bir dilde konuştuğumu anladım, sustum. 

Yazdıklarımı sildim. Yorgunum.

6 Aralık 2013 Cuma

HÂL TERCÜMESİ



Dünyayı hatırlıyorum.
Bir zamanlar yeryüzünde
tek başına dolaşıyordum.
Uçsuz bucaksız ve katı
bir yerdi hatıralar denizi.
Yeni bir şey yoktu acılarda.
Tohumlar ektim her güne
akarsulara, defterlere, sessizliğe.
Şimdi her şey değişti her şey:
"koskoca bir ağaç görüyorum
        ufacık bir tohumda"*
Kelimeler büyüdü ağzımda
ve benden uzaklaştı hepsi alev,
ve sana sığındılar ey güneşli gün.

Yakalanmışım, eskiçağda kalmışım,
başka olmuşum, her şeye yabancı
bir nehri takip etmek istemişim,
sonra içimdeki nehre düşmüşüm.



*Asaf Halet Çelebi