7 Aralık 2006 Perşembe

29 Kasım 2006 Çarşamba

28 Kasım 2006 Salı


Ayasofya'nın yürürken zorlanmadan inip çıktığımız basamaksız merdivenleri.
melekler zamanı



Ayasofya kütüphanesi kapı detayı

"Vakfiyesi 1152/1740'ta düzenlenmiş ve 21 Nisan 1740'ta açılmıştır. Bu dö­nemde kütüphanede 4.000 civarında kitabın bulunduğu Vakanüvis Subhî Mehmed Efendi tarafından belirtilmektedir. Kütüphanenin dördü yazma biri de basma olak üzere beş tane katalogu vardır. 1968'de mevcut kitapları Süleymaniye Kütüphanesi'ne nakledilmiştir."

(http://www.eminonu.bel.tr/kutuphaneler.php)

29 Mayıs 2006 Pazartesi



geçmişten gelen bakışlar...

21 Mayıs 2006 Pazar


ayasofya'dan dünyaya inen merdivenlerde...
amiral de constantinople. 1665 civarında üretilmiş bir lalenin adı.
kişiler: birinci constantinus

ilk hıristiyan roma imparatoru. büyük constantinus olarak da kayıtlarda geçer. isa hazretlerinin doğumundan 280 yıl kadar sonra dünyaya gelmiştir. hıristiyan kültürün temellerini atmış en önemli kişilerden biri.

313 tarihinde çıkarılan ve hıristiyanlara hoşgörü gösterilmesini buyuran milano fermanı roma tarihinin kilometre taşlarından biridir. hıristiyanlığın sivil yorumlarına karşı olarak ilk konsili de o toplamıştır (nikaia/iznik 325).

pagan roma elbette hıristiyan bir imparatoru bağrına basacak değildi. birinci constantinus zeki bir imparator olduğundan roma'da fazla kalmadı. ikinci bir roma yaratmaya çalıştı. yeni roma'nın inşaatına başlandı ve altyapısı tamamlanmış şehir 330 tarihinde törenle constantinapolis olarak yeniden doğdu. ilk ayasofya'yı haşmetli constantinus inşa ettirmiştir. işte imparator hazretlerinin bu derin icraatları sonucu paganlar ilk hıristiyanlar gibi çeşitli kısıtlamalarla karşılaştılar. tarih tersine döndü ve bir zaman sonra bu kez hıristiyanlar değil paganlar aslanlara yem edilmeye başlandı. böylece azizleşen constantinus'un 337'de biten hayatı yeni bir dönemi başlatırken kadim roma'nın da ipi çekilmiş oluyordu.

12 Mayıs 2006 Cuma

o gün
deli bir yağmur vardı
istanbul'da,
gölgelerin büyüdüğü
ayasofya'ya sığındık.
ayasofya notları:

1. çocukların ayasofya'da olması tuhaf. onlara göre bir yer değil burası. tarih burada eziyor çocukları. kaçmak kurtulmak istiyorlar. bazı büyükler de öyle, hızlı adımlarla binlerce yılı ezip geçiyorlar.

2. ayasofya'nın kuşları üzerine bir belgesel yapılmalı. mabedin içinde kanat çırpmaları çok hoş.

3. bizans'ı tek bir yapıya indirgemek mümkün, konsantre bizans: ayasofya.

4. ziyaretçilerin bilgisizliği, hurafeleri heyecanla dinlemeleri trajikomik bir durum.

5. hem müslümanların, hem hıristiyanların saygı göstermesi gereken bir tapınak burası, her iki dinin de yüzlerce yıllık hafızası var burada, ama bunu ziyaretçilere anlatmak zor. hangi dinden olurlarsa olsunlar vandalca davranışlarını duvarlarda sütunlarda görmek mümkün.

6. öğrenci gruplarının müzeyi gezmesi tam bir abukluk... aralarında eğlenenip müzeyi göz ucuyla süzerek geziyorlar, cep telefonlarıyla dedikodu yapıyorlar, gezdikleri görmüyorlar, turistler bile daha ilginç onlar için!

23 Nisan 2006 Pazar


ayasofya bahçesinde bir sütün başlığı.


arşiv fotoğrafları çekmeye başladım.

7 Nisan 2006 Cuma

evvelden bizans'ı bilmezdim. kilisecamilerin önünden geçer, bakmazdım, ayasofya'yı dahi görmemiştim. lise ikinci sınıftaydık (1990-1991 dönemi), sinan faik ile tanıştım. sonra çok şaşırdım, sanat tarihi konusunda sınıfa ders verecek kadar çok bilgisi vardı. öğleden sonraları istanbul'u gezerdik. kilisecamilerin önemini ondan öğrendim, daha doğrusu bizans sanatına olan sevgim ondan öğrendiklerimden gelmektedir, nasıl teşekkür ederim bilmem. hem bizans'ı hem de osmanlı'yı o öğretti.

bir süre sonra osmanlı ile bizansı birbirine karıştırır oldum. bizans'tan kastım doğu roma zaten gariptir, osmanlı deseniz daha bir garip. osmanlının içinden bizans, bizansın içinden osmanlı çıkar. kim ne derse desin ;)

istanbul'a gelince, bu şehir iliklerine kadar osmanlı'dır, bizans ise hayalet gibidir, bir görünür bir kaybolur. bu şehrin hayaleti daha çok ilgimi çekiyor nicedir. şimdilerde 2 fotoğraf projem var, biri bizans ile ilgili. daha sonra fotoğrafları buradan ağ'a aktarmayı düşünüyorum. sinan'a tekrar teşekkür ederim.

2 Nisan 2006 Pazar



liberation'un kitap ekini severim. fransızca bilmiyorum ama bu önemli değil. sevdiğim yazarların fotoğraflarını görmek yetiyor bana. hem senelerdir baka baka söktüm biraz, ne denmek istendiğini anlıyor gibiyim.

29 Mart 2006 Çarşamba


1990'ların başında teşvikiye'de aldığım (sanıyorum polonya malı, üzerinde pek bilgi yok) bir fotoğraf makinesi, kaza sonucu kırıldı döküldü ve çocuklarımın oyuncağı oldu.

26 Mart 2006 Pazar


şato ve teleferik hattı :)


istanbul akşamları her şeyin üstünü örtüyor.


Don Kişot bizim evdeymiş de haberimiz yokmuş!

bazı fotoğraflara bir şey yazamıyor insan.

19 Mart 2006 Pazar


Geniş Açı, adı güzel kendi güzel güzel bir dergi.
Sema Kaygusuz'un "Yere düşen dualar" isimli kitabını okuyorum bu sıralar. Azar azar okuyorum. Çabuk bitmesin istiyorum. Kafka'nın Şato'sun, Dava'sını da böyle okumuştum. Harika bir kitap. Serin ve duru bir havası var. Bazen elinizi gözünüzü yakacak derecelere de çıkıyor. Kitabı okurken, kafama vuran, beni gıdıklayan cümleleri işaretliyorum. Hele şarapla ilgili betimlemeler daha bir ilgimi çekti. Hepsinin kenarına notlar almalıyım ikinci okuyuşta...

Kitaptan bir cümle:

"Havasız kalan üzüm karanlıkta can çekişerek kendi özüne kavuşmuş, ağır ağır insana dönüşüyordu." (s.57)

17 Mart 2006 Cuma


İstanbul'un sınırlarında bir yer.


İlk sayısal fotoğraf makinem olan Nikon D70'i nasıl anlatsam? Bu fotoğraf makinesi sadece bir fotoğraf makinesi değil benim çocuğum gibi, yani üçüncü çocuğum gibi demek istiyorum.

Filmli makinelerden çok kullandım. Evdeki dialara baktım da bu sabah, şimdi çektiklerimden çok daha iyilermiş! Olsun bu işi öğreneceğim...

pek fazla yazamayacağım. yani hayranı olduğum yazarlar gibi yazamayacağım. ama kafamdan kalbimden geçenleri yazmak istiyorum. internet çöplüğüne bir sayfa daha mı eklenecek diye çok ama çok erteledim bu işi. biraz korkakça bir girizgah olsa da işte buradayım.